Nur Yüzlü Kara İnsanlar

Edebiyatımızda meşhurdur; Karacaoğlan bir kıza aşık olur. Fakat kendisi adından da anlaşıldığı gibi biraz kara olduğu için, aşık olduğu kız tarafından “Sen karasın” diye eleştirilir ve bundan dolayı kız ona gönül vermez. Bunun üzerine Karacaoğlan, şu güzel şiiri söyler;

Bana “kara” diyen dilber,
Kaşların kara değil mi?
Yüzünü sevdiren gelin,
Gözlerin kara değil mi?

Beni “kara” deyip yerme,
Mevlam yaratmış, hor görme
Ela göze siyah sürme,
Çekilir kara değil mi?

İlerde konup göçerler,
Lâle sümbülü biçerler,
Ağalar beyler içerler,
Kahve de kara değil mi?

Karacaoğlan der inşallah,
Görenler desin maşallah,
Kara donludur Beytullah,
Örtüsü kara değil mi?

Küçüklüğümde bana da hep kara renk itici görünürdü, hoşlanmazdım. Yazın güneşin altında çok kaldığımdan ve bir de denize çok girdiğimden yüzüm yanardı, o halimi hiç beğenmezdim; buna karşılık kışın, güneşin temasından uzak durduğu için kararmayan yüzümü daha çok severdim. Parlak yüzlü arkadaşlarıma gıpta ederdim. Karacaoğlan’ın bu şiirini duyana kadar hep böyleydim. Fakat bu güzel şiir, “kara” konusundaki düşüncelerimi tamamen değiştirdi. Demek ki Kâbe’nin örtüsü gibi çok önemli “kara” şeyler de varmış! Demek ki insanın, uğruna her şeyini feda etmekten çekinmediği sevgilisinin saçları, kaşları, hatta gözleri siyah olabiliyormuş! Demek ki “kara” hep hoş olmayan şeyleri göstermezmiş, güzel, hem de çok güzel olan şeyleri de ifade edermiş!

Küçüklüğümde yaşadığım bu durumu, yıllar sonra gittiğim Güney Afrika’nın doğusunda yer alan sahil kenti Durban’da tekrar yaşadım. Etrafımda yüzlerce, binlerce siyahi insan, hepsinin yüzleri kara! Dişlerinden başka vücudlarının baş kısmında beyaz herhangi bir şey yok; her şey kara, kapkara… Ne yalan söyleyeyim, pek hoşlandığımı söyleyemem onların bu kara halinden. Hatta oradaki arkadaşların, bunların bir kısmının saldırgan olduğu, her an bizleri soymak için saldırabileceği, bu yüzden de çok dikkatli olmamız gerektiği konusundaki uyarılarından sonra, bu “kara” yüzlü insanlardan aynı zamanda ürkmeye de başlamıştım…

Sonra, orada Türkiye’den gelip Kuran hizmeti yapan kardeşlerin kursuna gittik. Sınıfları gezdik, ders yapan öğrencileri gördük. İşte orada ikinci kez “kara” konusunda yanıldığımı farkettim; bu “kara” yüzlü insanlar, meğer ne kadar da “nurani” imişler! Aman Allahım! Yüz kapkara, ama bu karanlığın ardında bir nur parlıyor… Bu “kara”, başka bir “kara”; içinde aydınlık olan, nur olan bir kara; Kuran’ın nurunu taşıyan bir kara… Allah’ın “nur” dediği Kuran adeta gerçek anlamda nur olmuş da bu kara insanların yüzüne yansımış! Kapkara yüzlere Kuran’ın nurlu güneşi vurmuş; yüzler nur olmuş! Sanki Afrika’da güneş “kara” olmuş; “kara”, aydınlık olmuş da kara yüzlere nur olarak yansımış; parlayan bir nur, sevecen bir nur, tatlı bir nur… olmuş.

Bunlar kadar beni etkileyen bir başka husus da, Cuma namazında cami içinde ezan okuyan “kara” yüzlü müezzin oldu. Elleri kulağında, başında sarıkla içli içli ezan okuyan bu siyahi müezzin, hemen gözümde Bilal (r.a)’ı canlandırdı. Hz. Peygamber’in baş müezzini Bilal… Mekke’nin fethedildiği gün Kâbe’nin damına çıkıp ezan okuyan Bilal…  Allah’ın büyüklüğünü avazı çıktığı kadar yüksek sesle dünyaya haykıran Bilal… O tatlı ve büyüleyici sesiyle yerleri ve gökleri çınlatan Bilal… O ses bu kadar tatlı olmasaydı, Hz. Peygamber onu sever miydi? Ne büyük bir şeref, ne büyük bir saadet… Herkese nasip olmayan, her kula müyesser olmayan bir saadet! Bir kez daha “kara” nın önemini idrak ettim; Bilal (r.a), Hz. Peygamber’in sevgili müezzini; o da karaydı. Karaydı ama Resulullah (s.a.v.) onu, çevresindeki pek çok “beyaz” dan daha çok severdi. Hz. Bilal’in “kara”‘lığı, ne kadar tatlı bir “kara”lıkmış ki, Hz. Peygamber’in sevgisini ve muhabbeti celbetmiş! Bir kez daha anladım ki, “kara”, aynı zamanda nur olabiliyor, aydınlık olabiliyor, ak olabiliyor, beyaz olabiliyor….

Kalpteki ilahi nur dışa vurunca, yüzdeki “kara”lık, bir anda aydınlığa dönüşüyor; gönle sirayet eden Kuran nuru, kara yüzde nurani bir aydınlık meydana getiriyor.

Şayet o Kuran kursuna gitmeseydim, camide ezan okuyan siyahi müezzini görmeseydim, yanımda saf tutan siyahi müslüman kardeşimle omuz omuza namaz kılmasaydım, belki de bu siyah insanlar, bu “kara” yüzlü insanlar, gözümde hep kara olarak kalacaklardı; sokakta gördüğüm kara insanların yüzlü saldırgan zenci, bana hiçbir zaman “kara yüzlü” olan Hz. Bilal’i hatırlatmayacaktı; onun Hz. Peygamber’in sevgisine mazhar olduğunu anımsatmayacaktı. Fakat Kuran okuyan “kara” yüzlü insanlar, ezan okuyan “kara” yüzlü müezzin, sağ yanımda benimle saf tutan “kara” yüzlü müslüman, bütün bunlar kafamdaki herşeyi değiştirdi.

 

devamını dergiden okuyabilirsiniz

Kaynak : Şefkat Dergisi 2010 Ekim sayısında Yazan : Prof. Dr. Hidayet AYDAR




"Bu sayfa 131 kere görüntülendi."

Bir Cevap Yazın